Cürm Etmek Nedir? Kelimenin Anlamından Toplumsal Suç Algısına
“Cürm etmek” ifadesini ilk duyduğumda aklıma yalnızca eski metinlerde kullanılan ağır ve resmî bir dil geliyor. Oysa kelimenin arkasındaki anlam, bugün kullandığımız “suç işlemek”, “kabahat etmek” ya da bağlama göre “yanlış yapmak” gibi ifadelerle oldukça yakından ilişkili. Cürüm, temel anlamıyla “suç”; ikinci anlamıyla ise yanlışlık, kusur veya hata anlamında kullanılıyor. “Cürm etmek” de bu nedenle eski veya edebî dilde kabaca “suç işlemek” anlamına geliyor.
Habertürk
Fakat burada bence daha ilginç bir soru başlıyor: Bir davranışı yalnızca “suç” olarak tanımlamak yeterli mi? Yoksa insanların hangi koşullarda suça yöneldiğini ve toplumun farklı insanlara aynı davranışı aynı biçimde mi değerlendirdiğini de konuşmalı mıyız?
Ben ikinci sorunun daha önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü suç yalnızca bireyin yaptığı bir eylemden ibaret değildir. Hukuk elbette bireysel sorumluluğu belirler; fakat suçun ortaya çıktığı toplumsal ortamı anlamaya çalıştığımızda toplumsal cinsiyet, sınıf, ırk, eğitim, ekonomik güç, aile yapısı ve toplumsal normlar gibi faktörleri de hesaba katmamız gerekir.
Cürm Etmek ile “Suçlu Olmak” Arasındaki Fark
“Cürm etmek” ifadesini günlük dile çevirdiğimizde en yakın karşılıklardan biri “suç işlemek”tir. Ancak “suç işleyen insan” dediğimizde zihnimizde çoğu zaman yalnızca bireysel bir tercih canlanır: Kişi bir karar vermiş, kuralları çiğnemiş ve sonuçlarına katlanmalıdır.
Bu yaklaşım belirli bir açıdan doğrudur. Bir insanın eylemlerinin sorumluluğunu tamamen topluma yüklemek, mağdurların yaşadıklarını görünmez hâle getirebilir. Özellikle şiddet, cinsel saldırı, dolandırıcılık veya başka kişilere doğrudan zarar veren suçlarda failin sorumluluğunu ortadan kaldıracak sosyolojik açıklamalar üretmek doğru değildir.
Fakat sosyolojik analiz bunun yerine başka bir soru sorar:
Neden bazı davranışlar belirli toplumsal gruplarda daha sık ortaya çıkıyor, bazı davranışlar ise farklı gruplarda farklı biçimlerde algılanıyor?
Burada amaç suçu mazur göstermek değil, suçun oluştuğu koşulları daha iyi anlamaktır.
Toplumsal Cinsiyet Suç Algısını Nasıl Etkiliyor?
Toplumsal cinsiyet, insanların kadın veya erkek olarak doğmasından çok daha geniş bir konudur. Toplumun kadınlardan ve erkeklerden beklediği davranışlar, güç ilişkileri, aile içindeki roller, ekonomik sorumluluklar ve “normal” kabul edilen davranış biçimleri bu alanın parçasıdır.
Örneğin bir erkeğe çocukluğundan itibaren “güçlü ol”, “ağlama”, “geri adım atma”, “aileni koru” mesajları sürekli verildiğinde bunun tek tek her erkeği saldırgan yapacağını söylemek elbette yanlış olur. Ancak bu tür normların erkeklik anlayışını nasıl şekillendirdiğini sorgulamak gerekir.
Benzer şekilde kadınlara “idare et”, “aileni dağıtma”, “fazla konuşma”, “gece tek başına dışarı çıkma” gibi mesajların verilmesi de bireysel tercihlerden çok daha geniş bir sosyal düzenin göstergesidir.
UN Women, kadınlara yönelik şiddetin toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, şiddeti normalleştiren sosyal normlar ve toplumsal cinsiyet kalıplarıyla bağlantılı olduğunu belirtiyor. Kurum ayrıca yalnızca şiddet gerçekleştikten sonra müdahale etmenin yeterli olmadığını, şiddetin ortaya çıkmasına neden olan yapısal koşulların da değiştirilmesi gerektiğini vurguluyor.
UN Women
Dolayısıyla “cürm etmek” fiilini yalnızca failin karakterine bakarak açıklamak bazen yetersiz kalabilir.
Kadınların Deneyimi: Suçtan Önce Başlayan Bir Eşitsizlik
Kadınların sosyal yapıların etkisini deneyimleme biçimleri birbirinin aynısı değildir. Bir üniversite öğrencisiyle kırsal bölgede yaşayan, ekonomik bağımlılığı bulunan bir kadının karşılaştığı toplumsal baskılar aynı olmayabilir. Engelli bir kadının deneyimi, göçmen bir kadının deneyiminden; yüksek gelirli bir kadının deneyimi ise yoksulluk yaşayan bir kadının deneyiminden farklı olabilir.
Bu farklılıkları göz ardı ettiğimizde “kadınların deneyimi” diye tek ve değişmez bir deneyim varmış gibi konuşmaya başlarız.
Oysa araştırmalar bunun daha karmaşık olduğunu gösteriyor. UN Women, kadınların maruz kaldığı şiddet ve ayrımcılık konusunda toplumsal cinsiyetin yanında başka ayrımcılık biçimlerinin de dikkate alınması gerektiğini; özellikle cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve diğer sosyal konumların riskleri farklılaştırabildiğini belirtiyor.
UN Women
Bu nedenle bir kadının “Neden polise gitmedin?”, “Neden daha önce ayrılmadın?” veya “Neden karşı koymadın?” sorularıyla sorgulanması, görünürde bireysel bir tercih üzerine kuruludur. Fakat ekonomik bağımlılık, çocukların sorumluluğu, aile baskısı, sosyal destek eksikliği, barınma problemi veya kurumlara duyulan güvensizlik hesaba katıldığında mesele çok daha farklı görünür.
Burada kadınların bütününü mağdur olarak görmek de doğru değildir. Kadınlar yalnızca sosyal yapıların etkisinde kalan kişiler değil; aynı zamanda örgütlenen, itiraz eden, hukuk mücadelesi veren ve toplumsal normları değiştiren aktörlerdir. UN Women araştırmaları da kadın hareketlerinin sosyal normların değişmesinde önemli bir rol oynadığını vurguluyor.
UN Women
Erkekleri Yalnızca “Fail” Olarak Görmek Neden Yetersiz?
Bu tartışmanın diğer tarafında erkekler var. Fakat “erkekler böyledir” gibi genellemeler kurmak, analiz etmeye çalıştığımız sorunu daha da basitleştirir.
Erkeklerin deneyimleri de sınıf, yaş, eğitim, kültür, etnik köken, engellilik ve ekonomik koşullara göre değişebilir. Her erkek güç sahibi değildir; her erkek toplumsal normlardan aynı şekilde yararlanmaz. Hatta bazı erkekler geleneksel erkeklik beklentileri nedeniyle ciddi baskılar yaşayabilir.
Bu yüzden erkekleri yalnızca suçun faili olarak görmek yerine, toplumsal değişimin aktif parçası olarak düşünmek daha yapıcıdır.
Burada çözüm odaklı bir yaklaşım özellikle önemlidir. Erkekler kendi aralarında şiddeti normalleştiren söylemleri sorgulayabilir, arkadaşlarının kadınlara yönelik aşağılayıcı veya tehditkâr davranışlarını görmezden gelmeyebilir, çocuk bakımını ve ev işlerini eşit paylaşabilir, oğullarına duygularını ifade edebilmenin zayıflık olmadığını öğretebilir.
UN Women da erkeklerin ve erkek çocukların toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti önleme çalışmalarında önemli bir role sahip olduğunu açıkça vurguluyor.
UN Women Knowledge Hub
Buradaki amaç erkeklere “suçlusunuz” demek değil. Daha anlamlı soru şu olabilir:
Gücümüzün bulunduğu alanlarda eşitliği nasıl artırabiliriz?
Bu soru savunmaya geçmekten çok eyleme geçmeye izin verir.
Sınıf Meselesi: Herkes Aynı Seçeneklere Sahip Değil
Suç tartışmalarında sınıf faktörü de çoğu zaman yeterince konuşulmuyor.
Teorik olarak hukuk karşısında herkes eşit olmalıdır. Fakat insanların hukuki yardım alma, güvenli bir evde yaşama, eğitim görme, iş bulma veya kriz anında destek alma imkânları aynı değildir.
Örneğin ekonomik olarak bağımlı bir kişinin şiddet içeren bir ilişkiden ayrılması, yüksek gelirli ve güçlü sosyal çevresi olan bir kişinin ayrılmasıyla aynı koşullarda gerçekleşmez.
“Cürm etmek” ifadesini ilk duyduğumda aklıma yalnızca eski metinlerde kullanılan ağır ve resmî bir dil geliyor. Oysa kelimenin arkasındaki anlam, bugün kullandığımız “suç işlemek”, “kabahat etmek” ya da bağlama göre “yanlış yapmak” gibi ifadelerle oldukça yakından ilişkili. Cürüm, temel anlamıyla “suç”; ikinci anlamıyla ise yanlışlık, kusur veya hata anlamında kullanılıyor. “Cürm etmek” de bu nedenle eski veya edebî dilde kabaca “suç işlemek” anlamına geliyor.
Habertürk
Fakat burada bence daha ilginç bir soru başlıyor: Bir davranışı yalnızca “suç” olarak tanımlamak yeterli mi? Yoksa insanların hangi koşullarda suça yöneldiğini ve toplumun farklı insanlara aynı davranışı aynı biçimde mi değerlendirdiğini de konuşmalı mıyız?
Ben ikinci sorunun daha önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü suç yalnızca bireyin yaptığı bir eylemden ibaret değildir. Hukuk elbette bireysel sorumluluğu belirler; fakat suçun ortaya çıktığı toplumsal ortamı anlamaya çalıştığımızda toplumsal cinsiyet, sınıf, ırk, eğitim, ekonomik güç, aile yapısı ve toplumsal normlar gibi faktörleri de hesaba katmamız gerekir.
Cürm Etmek ile “Suçlu Olmak” Arasındaki Fark
“Cürm etmek” ifadesini günlük dile çevirdiğimizde en yakın karşılıklardan biri “suç işlemek”tir. Ancak “suç işleyen insan” dediğimizde zihnimizde çoğu zaman yalnızca bireysel bir tercih canlanır: Kişi bir karar vermiş, kuralları çiğnemiş ve sonuçlarına katlanmalıdır.
Bu yaklaşım belirli bir açıdan doğrudur. Bir insanın eylemlerinin sorumluluğunu tamamen topluma yüklemek, mağdurların yaşadıklarını görünmez hâle getirebilir. Özellikle şiddet, cinsel saldırı, dolandırıcılık veya başka kişilere doğrudan zarar veren suçlarda failin sorumluluğunu ortadan kaldıracak sosyolojik açıklamalar üretmek doğru değildir.
Fakat sosyolojik analiz bunun yerine başka bir soru sorar:
Neden bazı davranışlar belirli toplumsal gruplarda daha sık ortaya çıkıyor, bazı davranışlar ise farklı gruplarda farklı biçimlerde algılanıyor?
Burada amaç suçu mazur göstermek değil, suçun oluştuğu koşulları daha iyi anlamaktır.
Toplumsal Cinsiyet Suç Algısını Nasıl Etkiliyor?
Toplumsal cinsiyet, insanların kadın veya erkek olarak doğmasından çok daha geniş bir konudur. Toplumun kadınlardan ve erkeklerden beklediği davranışlar, güç ilişkileri, aile içindeki roller, ekonomik sorumluluklar ve “normal” kabul edilen davranış biçimleri bu alanın parçasıdır.
Örneğin bir erkeğe çocukluğundan itibaren “güçlü ol”, “ağlama”, “geri adım atma”, “aileni koru” mesajları sürekli verildiğinde bunun tek tek her erkeği saldırgan yapacağını söylemek elbette yanlış olur. Ancak bu tür normların erkeklik anlayışını nasıl şekillendirdiğini sorgulamak gerekir.
Benzer şekilde kadınlara “idare et”, “aileni dağıtma”, “fazla konuşma”, “gece tek başına dışarı çıkma” gibi mesajların verilmesi de bireysel tercihlerden çok daha geniş bir sosyal düzenin göstergesidir.
UN Women, kadınlara yönelik şiddetin toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, şiddeti normalleştiren sosyal normlar ve toplumsal cinsiyet kalıplarıyla bağlantılı olduğunu belirtiyor. Kurum ayrıca yalnızca şiddet gerçekleştikten sonra müdahale etmenin yeterli olmadığını, şiddetin ortaya çıkmasına neden olan yapısal koşulların da değiştirilmesi gerektiğini vurguluyor.
UN Women
Dolayısıyla “cürm etmek” fiilini yalnızca failin karakterine bakarak açıklamak bazen yetersiz kalabilir.
Kadınların Deneyimi: Suçtan Önce Başlayan Bir Eşitsizlik
Kadınların sosyal yapıların etkisini deneyimleme biçimleri birbirinin aynısı değildir. Bir üniversite öğrencisiyle kırsal bölgede yaşayan, ekonomik bağımlılığı bulunan bir kadının karşılaştığı toplumsal baskılar aynı olmayabilir. Engelli bir kadının deneyimi, göçmen bir kadının deneyiminden; yüksek gelirli bir kadının deneyimi ise yoksulluk yaşayan bir kadının deneyiminden farklı olabilir.
Bu farklılıkları göz ardı ettiğimizde “kadınların deneyimi” diye tek ve değişmez bir deneyim varmış gibi konuşmaya başlarız.
Oysa araştırmalar bunun daha karmaşık olduğunu gösteriyor. UN Women, kadınların maruz kaldığı şiddet ve ayrımcılık konusunda toplumsal cinsiyetin yanında başka ayrımcılık biçimlerinin de dikkate alınması gerektiğini; özellikle cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve diğer sosyal konumların riskleri farklılaştırabildiğini belirtiyor.
UN Women
Bu nedenle bir kadının “Neden polise gitmedin?”, “Neden daha önce ayrılmadın?” veya “Neden karşı koymadın?” sorularıyla sorgulanması, görünürde bireysel bir tercih üzerine kuruludur. Fakat ekonomik bağımlılık, çocukların sorumluluğu, aile baskısı, sosyal destek eksikliği, barınma problemi veya kurumlara duyulan güvensizlik hesaba katıldığında mesele çok daha farklı görünür.
Burada kadınların bütününü mağdur olarak görmek de doğru değildir. Kadınlar yalnızca sosyal yapıların etkisinde kalan kişiler değil; aynı zamanda örgütlenen, itiraz eden, hukuk mücadelesi veren ve toplumsal normları değiştiren aktörlerdir. UN Women araştırmaları da kadın hareketlerinin sosyal normların değişmesinde önemli bir rol oynadığını vurguluyor.
UN Women
Erkekleri Yalnızca “Fail” Olarak Görmek Neden Yetersiz?
Bu tartışmanın diğer tarafında erkekler var. Fakat “erkekler böyledir” gibi genellemeler kurmak, analiz etmeye çalıştığımız sorunu daha da basitleştirir.
Erkeklerin deneyimleri de sınıf, yaş, eğitim, kültür, etnik köken, engellilik ve ekonomik koşullara göre değişebilir. Her erkek güç sahibi değildir; her erkek toplumsal normlardan aynı şekilde yararlanmaz. Hatta bazı erkekler geleneksel erkeklik beklentileri nedeniyle ciddi baskılar yaşayabilir.
Bu yüzden erkekleri yalnızca suçun faili olarak görmek yerine, toplumsal değişimin aktif parçası olarak düşünmek daha yapıcıdır.
Burada çözüm odaklı bir yaklaşım özellikle önemlidir. Erkekler kendi aralarında şiddeti normalleştiren söylemleri sorgulayabilir, arkadaşlarının kadınlara yönelik aşağılayıcı veya tehditkâr davranışlarını görmezden gelmeyebilir, çocuk bakımını ve ev işlerini eşit paylaşabilir, oğullarına duygularını ifade edebilmenin zayıflık olmadığını öğretebilir.
UN Women da erkeklerin ve erkek çocukların toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti önleme çalışmalarında önemli bir role sahip olduğunu açıkça vurguluyor.
UN Women Knowledge Hub
Buradaki amaç erkeklere “suçlusunuz” demek değil. Daha anlamlı soru şu olabilir:
Gücümüzün bulunduğu alanlarda eşitliği nasıl artırabiliriz?
Bu soru savunmaya geçmekten çok eyleme geçmeye izin verir.
Sınıf Meselesi: Herkes Aynı Seçeneklere Sahip Değil
Suç tartışmalarında sınıf faktörü de çoğu zaman yeterince konuşulmuyor.
Teorik olarak hukuk karşısında herkes eşit olmalıdır. Fakat insanların hukuki yardım alma, güvenli bir evde yaşama, eğitim görme, iş bulma veya kriz anında destek alma imkânları aynı değildir.
Örneğin ekonomik olarak bağımlı bir kişinin şiddet içeren bir ilişkiden ayrılması, yüksek gelirli ve güçlü sosyal çevresi olan bir kişinin ayrılmasıyla aynı koşullarda gerçekleşmez.